28 Mart 2014 Cuma

AKP’YE OY VERMEMİN BİR TAKIM NEDENLERİ

(Bir Murat Soyer Yazısı ) 

Türkiye’deki nüfus din, mezhep,  milliyet, ideoloji, yaşam tarzı kategorilerinde bölünmüş çeşitli toplumsal sınıflardan oluşur. Kabaca bu toplumsal grupları şu şekilde sayabiliriz: dindarlar, islamcılar, muhafazakarlar, ülkücüler, sağcılar, sekülerler, Kemalistler, solcular, aleviler, Kürtler. Bu toplumsal sınıfların kendi içlerinde birçok kesişim kümesi de vardır tabi; İslamcı Kürt, Kemalist alevi gibi…

Sünni Kemalistler(çoğu orta sınıf ve üstü vatandaşlar ile beyaz türkler) hariç yukarıda zikredilen tüm gruplar Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çeşitli dönemlerinde insan hakları, din ve inanç özgürlüğü, etnik ve mezhepsel ayrımcılık gibi çeşitli sosyal ve ekonomik mağduriyetler yaşamışlardır.  Bu mağduriyetlerin en önemli faili olan devlet, zulmünü kimi zaman bu kesimler aracılığıyla gerçekleştirmiştir ve bu durum bahsedilen kesimlerin birbirlerine düşman olmalarının nedenlerinden biridir.  Nedenlerinden biridir diyorum çünkü bu grupların birbirlerine düşman olmasının ontolojik nedenleri de vardır. İsmailağa cemaatine mensup cüppe şalvar giyen bir gençle Kadıköy’de oturan küpeli, dövmeli  ve şort giyen genç  birbirlerinin ‘varlıklarını’ yadsırlar. 

Kabaca yukarıdaki kesimlerin uğradığı mağduriyetleri sıralayalım:

Dindarlar, İslamcılar, muhafazakarlar, sağcılar: idamlar, işkenceler, eğitim engeli (imam-hatiplere katsayı uygulaması ve başörtüsü)

Kürtler: katliamlar, cinayetler, faili meçhuller, işkenceler ve etnik ayrımcılığın hemen hemen her türü, dil yasağı…

Solcular, aleviler: cinayetler, hapsetmeler, gözaltında işkenceler ve dahi tecavüzler, mezhepsel inanç ve ibadetlerin tanınmaması…

Devlet eliyle gerçekleştirilmiş yukarıdaki zulümlere ek olarak bu kesimler kendi içlerinde de düşman olarak algıladıkları diğer kesimlere toplumsal şiddet uygulamıştır. Kimi zaman cinayetlere (80 öncesi çatışmalar, Sivas, Maraş olayları vs.) kadar varan bu şiddet olaylarına örnekler:

-Kürtlere hakaret etme, iş vermeme ve bazı sokak çatışmaları…

-Alevilere hakaret etme, dışlama, yemeğini yememe ve birçoğumuzun bildiği ve burada dile getirmek istemediğim kimi iğrenç iftiralar…

-Başörtülü kadınlara özel sektörde iş vermeme (Siz hiç Koç Holding’te, Doğuş grubunda çalışan başörtülü gördünüz mü? Çaycı kadınlar hariç…),sokaklarda sözlü taciz

Yani kısacası AKP iktidarı mağdur ve birbirine düşman bu toplumsal kesimlerin olduğu bir ülkede iktidara gelmiştir.  Dolayısıyla herhangi bir kesimin mağduriyetinin giderilmesine ilişkin yapılan iyileştirme ve düzenlemeler diğer kesimlerin ve devlet içindeki bürokratik oligarşinin tepkisini çekmiştir. Kürtlere iade edilen kimi haklar milliyetçilerin tepkisini çekerken Alevi çalıştayları muhafazakarların tepkisine neden olmuştur. Öte yandan, dindarlara yönelik iyileştirmeler kemalist kesimlerde ve bürokratik oligarşide dirençle karşılaşmıştır. AKP iktidarına yönelik çeşitli konularda dile getirilen “E canım onlar da zamanında düzeltseydiler bu işi.” suçlamalarının ve kürt meselesinin çözümüne yönelik barış sürecinin neden şeffaf yürütülmediğinin bir cevabı da bu durumdur. Kemalist rejimin 80 yıl boyunca Kürt=Terörist denklemiyle eğittiği Türkler varken son derece doğal bir hak olan Kürtçe anadilde eğitimin dile getirilmesi tepkiyle karşılanacaktır.

Mevcut durum bu iken AKP iktidarında yukarda bahsettiğim alanlarda çeşitli iyileştirmeler yapıldı:

Dindarlar, İslamcılar, muhafazakârlar: Katsayı uygulaması ve başörtülülere yönelik eğitim ve kamuda çalışma engeli kaldırıldı. Kuran kursları açıldı…

Kürtler: Cinayetler ve faili meçhuller artık yok. Birçok etnik ve dilsel yasak kalktı(Kürtçe TV ve dersler gibi). Ve güneydoğudaki savaş bitti sayılır. Yani 30 bin insanın ve yüzlerce milyar doların harcandığı bir felaket sona erdi. 

Solcular, aleviler: Gözaltında işkenceler falan söz konusu değil artık. Çalıştaylar vesilesiyle Alevilere yönelik toplumsal algı değiştirildi.  Solcu üniversite öğrencilerinin pankartlarını süsleyen parasız eğitim bile sağlandı neredeyse. Yine şunu belirtmek gerekir; yukarıdaki iyileştirmelere rağmen AKP iktidarının en mağdur toplumsal grubu Alevilerdir. Diğer toplumsal kesimlerin gözündeki olumsuz imajlarının iyileştirilmesine ve normalleştirilmesine rağmen AKP iktidarının ekonomik rantından pay alamadılar (merkezi ve yerel yönetim ihalelerinden pay alamama ve üst düzey kamu görevlerinde yer alama durumu).

Bir de bunlara yukarıda zikredilen tüm kesimlerin yararlandığı daha önce görmediğimiz ekonomik istikrar ve altyapı hizmetlerini(yollar, hastaneler vs. ) ekleyelim. Tüm bu iyileştirmelerin esas aktörü başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzeri ekibi ve dolayısıyla AKP’dir. Ama öte yandan, AB uyum süreci, değişen toplumsal algılar, dünyadaki ve Türkiye’deki demokrasi ve insan haklarına verilen değerin artması ve tek başına iktidar olma avantajı gibi etkenler de sayılabilir. 

Öte yandan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu ve Türkiye’nin ileri ve ideal bir demokratik seviyeye ulaştığını söylemek zor. Uludere, Gezi eylemlerinde polisin kimi kasıt ve hataları gibi… Bir de bu olumsuzluklara Başbakan’ın kimi zaman kullandığı sert üslubunu da ekleyelim.

Hal böyleyken yine de muhaliflerce dile getirilen bazı ithamların olduğu aşikar. Bunlardan en önemlisi başbakanın diktatör olduğu. Bu iddiaya cevap olarak yukarıda betimlenen mağduriyetlere ve gelinen noktaya bakmak yeterli.

Sıkça dile getirilen diğer iddia ise sekülerlerin yaşam tarzına müdahale olduğu. Ben bu konuda yazılan, çizilen ve dile getirilen ciddi ve somut herhangi örnek duymadım, görmedim. Her hangi bir yasal düzenleme de bilmiyorum. Belki birçok medeni ülkede var olduğu halde öne sürülen gece 10’dan sonra içki satışının yasaklanması olabilir. Başka somut bir şey yok. Bunun yanında ‘Ama ben kendimi rahat hissetmiyorum’, ‘Tehlikedeyim’, ‘Şeriat gelecek’ ‘Böyle bir algı var’, ‘Bir cisim yaklaşıyor’ ‘Bana soldan soldan geliyorlar’ gibi ancak psikanalizin konusu olabilecek serzenişler var.

Başbakana yönelik ‘katil’ ithamına ilişkin olarak da şu söylenebilir. Bir ülkenin başbakanı milyonlarca kişinin katıldığı masum protesto gösterilerine kusurlu olarak ya da zorbalıkla müdahale edip birkaç kişinin ölümüne sebep olan emniyet güçleri yüzünden katil  olarak adlandırılamaz. Yok, eğer bu eylemler (Gezi eylemleri) eylemcilerin önemli bir kısmı tarafından isimlendirdiği gibi ‘halk ayaklanması’, ‘isyan’ ya da ‘devrim’ ise 8 ölü hiçbir şeydir ve polisi böyle büyük bir devrim teşebbüsünü bu kadar az bir can kaybıyla engellediği için kutlamak gerekir. Çünkü polis eylemlere katılmayan ve devrime destek vermeyen diğer on milyonlarca insanın iradesi korumuştur.

Twitter’ın ve Youtube’un kapanması durumları içinde bulunduğumuz adı konmamış ‘olağanüstü hal’in doğal bir sonudur ve geçicidir. 2000 küsur kişinin, milletvekillerinin, bakanların, danışmanların, başbakanın ve başbakanın sülalesinin dinlendiği bir olağanüstü ortamda böyle önlemler alınır. Normaldir.
Hırsızlık iddialarının bir kısmı büyük ihtimalle doğrudur ama aşağıda yapacağım fayda maliyet analizinde gözden çıkarılamayacak rakamlar olduğunu sanmıyorum.
Sonuç olarak AKP iktidarı iddia edilen suçlamaların hiçbirini hak etmiyor ve ülkeyi aldığı nokta ile şu anda getirdiği nokta arasında dağlar kadar fark var. Hal böyleyken tüm bu suçlamalar asılsız ise muhalif grupların iktidara olan hıncı ve öfkesinin nereden ileri geldiği sorusu sorulabilir. Bence tüm bu öfke ve hınç;

- Beyaz Türkler (ve onların rantlarından pay vererek oluşturdukları orta sınıf seküler kesim) için 80 yıl boyunca askeri vesayet sisteminde bazen sağ bazen de sol partiler aracılığıyla yönettikleri ve sahibi olduklarından kendilerini emin hissettikleri ülkelerini 12 yıl gibi uzun bir süredir yönetememenin ve ülkelerinin kendi ellerinden gitmesinin verdiği kızgınlık,

- Mevcut iktidarla hiçbir ortak noktaya sahip olmayan ve ekonomik ranttan mahrum kalan Alevilerdeki kısmen haklı kızgınlık. Ve iktidarın temsil ettiği Sünni İslama olan yüzyılların mirası karşıtlık,

- Buluğ çağına AKP iktidarında giren ve önceki faşist dönemleri hatırlamayan genç apolitik kuşaktaki aymazlıktan kaynaklanıyor.

Üniversitelerde okutulan modern demokrasi teorilerinden haberdarım ve ülkemizde böyle bir demokrasinin tam anlamıyla yaşanmadığının da farkındayım. Ama yukarıda resmettiğim faşist ve diktatör rejimden kısa bir zaman önce kurtulduğumuzun ve Türkiye gibi kendi içinde politik birliğini sağlayamamış birbirine düşman toplumsal kesimlerden oluşan bir ülkeye göre gayet iyi bir demokratik seviyeye sahip olduğumuzun farkındayım. Her şeyden önemlisi bundan daha iyi bir demokrasi ve insan hakları seviyesine eski faşist ve diktatör rejimin parti ve aktörleri ile ulaşamayacağımızdan eminim. 

Ve bir de AKP’nin birkaç antidemokratik icraatını Introduction to Politics 101 kitaplarındaki demokrasi teorileriyle kıyaslayarak “Canım modern bir demokraside böyle bir şey olur mu?” deyip politik pasifizme kayan maksimalistlerden de değilim. Eldeki malzemeyi (Partiler ve politikacılar) biliyorum ve kararımı ona göre vermek zorundayım.  Aksi halde bir politika ya da siyaset üretmiş olmuyoruz.

Şimdi önümüzde bir seçim var ve oy kullanacağım. Ben demokratik seçimlerle insanın varoluşunu birleştiren biri değilim. Herhangi bir siyasi partiye üyeliğim de yok ve hayatımda da hiçbir zaman AKP’ye oy vermedim. Öte yandan, -çok küçük bir ihtimal de olsa- bu seçimlerde AKP ciddi bir düşüş yaşar ya da Ankara ve İstanbul’dan birini kaybederse önümüzdeki ilk olağan ya da erken genel seçimde iktidarını CHP-MHP koalisyonuna bırakacak.

Peki, olası bir CHP-MHP koalisyonunda bizi bekleyen şeyler nelerdir:

-          Kemalistler, solcular, aleviler, sekülerler ve beyaz Türkler kazançlı çıkar.

-          Barış süreci zarar görebilir ve tekrar savaş çıkabilir. Başta Kürtler olmak üzere hepimiz zararlı çıkarız. Can ve mal kaybı yaşarız.

-          Gerçekçi olmak gerekirse dindarların/muhafazakarların kazandığı toplumsal ve ekonomik güç ve de değişen toplumsal algılar sebebiyle hiçbir zaman 28 Şubat günlerine geri dönmeyiz ama yine kamuda ve üniversitelerde başörtüsü yasaklanabilir.

-          Eğer koalisyon hükümeti bir çılgınlık yapıp 28 Şubat günlerini yad ederse Gezi eylemlerinden bir çok ders çıkarmış dindar/muhafazakar/İslamcı çevrelerin yapacaklarını düşünürsek yine ülkece zararlı çıkarız.

-          Koalisyon dönemlerinin doğal bir sonucu olarak yönetim krizleriyle uğraşırız ve ekonomik olarak istikrarsızlaşıp hepimiz zarar görürüz.

-          AKP yönetiminin bugüne kadar İslam dünyasına yönelik gerçekleştirdiği yardımlar (Somali, Endonezya,Bosna, Myanmar, Suriye ve daha bir çok ülke) durur. İslam alemi zararlı çıkar.

-          Ülkemizdeki Suriyeli mülteciler can güvenliği tehlikesi de dahil olmak üzere açlık vb. bir çok sıkıntı yaşarlar.

Sonuç olarak beğenmediğim birçok icraatına rağmen benim fikriyatıma yakın iktidar olması muhtemel başka bir aday partinin olmaması,  AKP’nin geçmiş dönemlere kıyasla Türkiye’yi getirdiği noktaya olan minnet duygusu ve alternatif koalisyon hükümetlerinin yaratacağı kuvvetle muhtemel fenalıklarla ilgili endişem sebebiyle AKP’ye oy vereceğim.

Okuyanlardan ARO.

















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder