Pinperest

10 Aralık 2021 Cuma

İslamcılık öldü tartışmalarına giriş

 Bir süredir İngiliz, Suud, Rus ortak yapımı İndependent Türkçe’de eski Yeni Şafak, TV Net ve TRT muhabiri Cihat Arpacık’ın yaptığı röportajlarla da desteklenen bir İslamcılık tartışması var. Arpacık bazen “Üsküdar İslamcılığı mı Fatih İslamcılığı mı?”  haberiyle, bazen de vefat eden eski İslamcıların ardından bu tartışmayı yeniden başlatmaya çalışıyor. En son geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Akit gazetesi yazarlarından Yılmaz Yalçıner’in vefatı üzerine eski İslamcı “ağabeyler” ile bir röportaj yaparak, İslamcılığın ahvalini konuştu. "İslamcılık öldü mü? Öldüyse kim öldürdü? Yaşıyorsa nerede?" Bütün bunları ve daha fazlasını tartışmadan önce 2012’de başlayan İslamcılık tartışmasını ve sonrasında benim devamı olarak gördüğüm DEİZM/ATEİZM tartışmalarını kısaca hatırlamak gerekiyor.

İslamcılık tartışması nasıl başladı?

7 Şubat 2012 tarihi Türk yakın tarihinin en önemli olaylarından biri olarak tarihe geçti. Bundan bir kaç yıl önce yavaş yavaş başlayan FETÖ ve AK Parti kavgası artık geri dönülmez bir yola girmişti. O süreçte Türk İslamcılığının önemli isimlerinden biri olan Ali Bulaç, çıktığı televizyon programında hükümete seslenerek "devleti yönetmesi için AK Parti'nin FETÖ ile işbirliği yapmasını şart koştu.

7 Şubat süreci ile ok yayından çıkmıştı. AK Parti yavaş yavaş fetö'nün devlet üzerindeki etkisini azaltmaya çalışırken bunu çok ince bir çizgide yapmaya çalışıyordu. Çünkü karşısında o zamanlar için İslami görünen bir yapı vardı ve dindarların oyuyla iktidar olan bir parti için bu oldukça zordu.

Tüm bu kavga yavaş ama sertliği gittikçe artan bir şekilde devam ederken, (misal 5 temmuz 2012'de FETÖ'nün yargıdaki en büyük güçlerinden biri olan Özel Yetkili Ağır Ceza mahkemeleri kaldırıldı) 19 Temmuz 2012'de Ali Bulaç zaman gazetesinde bir yazı kaleme aldı: "İslamcılığın Seyri. " Ali Bulaç bu yazının ardından "İslamcılık nedir?" ve "İslamcıların Üç Nesli" yazısı geldi. Türkiye'de İslamcılık üzerinde çalışmalarıyla tanınan Zaman gazetesi yazarı Mümtaz Er Türköne "İslamcılık Öldü" yazısıyla tartışmaya katıldı. Türköne'ye göre İslamcılık muhalifliği zorunlu kılıyor, iktidar ise öldürüyordu. Hatta bir adım daha ileri giderek Ali Bulaç'ı son İslamcı ilan ediyordu. 

Bu tartışma o kadar büyüdü ki meseleye dâhil olmayan yazarçizer kalmadı gibi. Hatta 17, 18-19 Mayıs 2013 tarihinde yani tam 9 ay sonra Zeytinburnu Belediyesi ev sahipliğinde onlarca tebliğin sunulduğu bir sempozyum düzenlendi. Ancak tartışmayı başlatan Ali Bulaç katılımcılar arasında yoktu. Türkiye'deki İslami camianın neredeyse işi gücü bırakıp tartıştıkları İslamcılık konusu olurken tartışmayı başlatan FETÖ, bir yandan Selam Tevhid Kumpası ile İslamcıları ajanlıkla suçlamaya hazırlanıyor bir yandan da devlete ilan edeceği 7 Şubattan daha büyük bir savaşa cephane stokluyordu. 

Beni de o zamanlar heyecanlandıran bu tartışmada bir kişinin dahi çıkıp "Biz niye Fetullahçılar adına kalem oynatan Ali Bulaç ve Mümtaz Er Türköne'nin attığı taşı çıkarmak için kuyuya atlıyoruz?" sorusunu sormadı.

İslamcılık tartışması bu sempozyumla da bitmedi. Ancak zamanla alevi söndü gitti. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu kez İslami camiada başka bir tartışma başladı. Gençler deist oluyordu. Olay, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun bir açıklaması sonrası başlamıştı. Fazlıoğlu, “15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası bazı öğrencilerinin kendisine gelerek DEİST olduklarını açıkladıklarını” söylemişti. Bu DEİZM tartışması o kadar büyüdü de olay sonra 15 Temmuz’u geçti, “AK Parti yüzünden insanlar DEİST olmaya başladı” propagandası başladı. Buna bazı din profesyonelleri, mütedeyyin camia içinde sivrilmiş bazı meşhurlar ve fonlu medyanın süvarisi Medyascope katıldı. Medyascope’da yayınlanan absürt metinlerle dindar geçlerin nasıl dönüşüme uğradığı ballandıra ballandıra anlatıldı.

İslamcılık tartışmalarının çıkmazı ne?

İslamcılık tartışmalarının bir türlü sonuca ulaşamama sebeplerinden bence en önemlisi, “İslamcılık devlet ve iktidarla mesafeliydi, iktidarla ilişki kurdukça yok oldu” tezi. Mümtaz Er Türköne’nin ortaya attığı bu tez pek çok kesim tarafından doğru kabul edildi. Ancak devlet ve iktidarla arasına mesafe koyan bir İslamcı hareketin amacına nasıl ulaşacağı konusu cevapsız kaldı. Eğer İslamcılık, toplumsal düzeni ve siyasi hayatı İslami bir düzene sokmaksa bunun üç yolu var. Ya silahlı mücadele yapılıp kazanılacak ki bu hem şer’en hem de aklen imkânsızdır,  ya İslamcıların ya da İslamcılara yakın mütedeyyinlerin oluşturduğu (İslamcılara yakın mütedeyyin siyasetçilere ya da genel olarak mütedeyyin siyasetçilere İslamcı dışında bir şey denir mi emin değilim) siyasi iktidar ile yakın ilişkiler kurarak. Ya da irfani/ tasavvufi hareketlere nüfuz ederek.

Burada yapılan tartışmalarda tuhaf olan şey, oldukça pragmatist bir hareket olan İslamcılığın neredeyse bir tekke vasfına sokulmasıdır. Artık İslamcı olmak, İslamcılığın çıkış noktası olan Müslümanların tekrar dünya siyasetinde söz sahibi olması, batının karşısında “gerilemesini durdurması” ve tekrar taarruza geçmesi amaçlarını gerçekleştirmekten daha önemli olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Evet, Müslüman seferden sorumludur ancak seferi nihayete erdirmek mümkün gözüküyorsa yolu uzatmanın da bir anlamı yoktur.

İslamcılık tartışmalarında “Milliyetçilik eleştirileri”

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başlayan “biz eskiden böyle değildik” serzenişlerinin en büyük nedenlerinden biri de AK Parti’nin MHP ile ittifak yapması. Bu tartışma eninde sonunda 12 Eylül öncesi İslamcılar ve ülkücüler arası tartışmalara dayanıyor. Ancak unutulan bir şey var Refah partisi 1991 yılında Alparslan Türkeş’in lideri olduğu MÇP ile ittifak yaparak TBMM’ye girdi. İslamcıların neredeyse hepsinin hayırla yâd ettiği/ettiğimiz şehit Muhsin Yazıcıoğlu 12 Eylül öncesi Ülkücü hareketin en önemli liderlerinden biriydi. Ve hayatının sonuna kadar Milliyetçi olarak kaldı.  

Ve bence bunlardan daha önemlisi, İslami camia arasında Kürtçü olarak bilinen isimlere benzer eleştirilerinin getirilmemiş olması. Madem milliyetçilik bizden uzakta, PKK’yı destekleyen Kürtçülere de birkaç kelam etmek gerekiyor. Ancak, ne hikmetse bu konuda ses çıkardıklarını pek işitmedik. 

Buradan inşallah devam etmeye çalışayım.  

 

26 Mayıs 2020 Salı

Cüneyt Özdemir'in Ali Babacan'a sormadığı sorular


DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Cüneyt Özdemir ile yaptığı program oldukça ses getirdi.  Bu yazıyı hazırlarken 775.726 kişi tarafından izlenen program, rahat bir şekilde bir milyon barajını aşacak. 

Bu hızla izlenmeye devam ederse 2 milyon izlenmeyi görmesi bile sürpriz olmaz. Kanalın en çok izlenen videosu Cüneyt Özdemir’in Şeyma Subaşı’nın kitabını analiz ettiği 26 dakikalık video. 3,5 milyon izlenmiş.

Programı izlerken, Cüneyt Özdemir’in ilk olarak Ali Babacan’a sorması gereken tüm soruları sorduğunu düşünüyor insan. Bazı soruları birkaç kez İzmir’deki askerî casusluk kumpası davasında Hazine ve Merkez Bankası uzmanlarına soruşturma izni verilmesi, Bankasya, Ergenekon kumpası gibi sorması ve Ali Babacan’ın bazılarını geçiştirmesi, Cüneyt Özdemir’in “özlenen gazetecilik” yaptığını sık sık tekrarlaması bu görüşü kuvvetlendiriyor.

Fakat bu doğru değil. Programda bazı sorular sorulmadı. Üstelik bu sorular Ali Babacan'ın ve partisinin seçmen nezdindeki yerini konumlandıracak sorular. 

Bu programı ben yapacak olsam, soracağım soruları yazmaya karar verdim. 

15 Temmuz sonrası Mesut Yılmaz dahi Avusturya televizyonunda Türkiye’yi savunurken, Ali Babacan’ı neden hiçbir yerde görmedik?

Serbest bırakılması için çalışacağını açıkladığı düşünce suçluları kimlerdir?

Türkiye’deki  “kötü gidişin en büyük nedenlerinden biri olarak gösterdiği”  Partili başkanlık sistemine karşı neden açıkça muhalefet etmedi. “Parti içinde görüşlerimi bildirdim” demek, ülkemize karşı sorumsuzluk değil mi?

Yaklaşık 2 yıldır parti kuracağı söylenirken neden yerel seçimlerde başarısız olunmasını bekledi.

CHP, İyi Parti, HDP ve Saadet Partisi ile ittifak konusunda ne düşünüyor?

AK Partili siyasetçiler için yaptığı “onların da haline üzülüyorum. Ortada siyasi bir parti kalmadı” sözleri siyasi ahlaka sığıyor mu?

Siyasetle ilgisini anlatırken 2002 öncesi Melih Gökçek’e danışmanlık yaptığı dönemi neden anlatmıyor?

Ankara Barosu’nun yaptığı açıklama hakkında ne düşünüyor?

Eşcinsellik meselesi hakkında ne düşünüyor? Partisi eşcinsellerin evliliğini onaylayacak mı?

Alevilerin isteklerini nasıl değerlendiriyor? 

Diyanet İşleri Başkanlığının yapısına dokunacak mı?

İran ile ticarette ödemelerin Halkbank hesabına yatırılması ve bunun İran’a ait kuryelerle aktarılması yönteminin mucidi kendi ifadesiyle Ali Babacan olduğu halde, ABD’de devam eden Halkbank kumpasında neden adı hiç geçmedi?

AB’de yükselen ırkçılıkla ilgili nasıl bir politika gütmeyi planlıyor? AfD, Le Pen, Salvini, Kurz gibi ırkçı popülist politikacıların güçlendiği AB ile 2002’deki bir ilişki kurmayı planlıyor mu?

“Ziraat Bankası Bankasya’yı satın alabilir açıklaması yaptığı” 6 Ağustos 2014 tarihinden bankaya el konulan şubat 2015 dönemi başta olmak üzere, FETÖ’nün banka aracılığı ile kendi iş adamlarına uygunsuz kredi vermesinin önüne neden geçilemedi? Bugün FETÖ’cülerin kavgalarında öğrendiğimiz bu süreçte, BBDK, Hazine ve ilgili kamu kurumlarının görevlerini eksik yaptığını düşünüyor mu?

FETÖ ile nasıl mücadele edecek?

PKK ve PYD ile nasıl mücadele edecek?

Barış Pınarı, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekât bölgelerinin akıbeti ne olacak?

Türkiye’nin Libya ile imzaladığı anlaşmalar hakkında ne düşünüyor? Partisi iktidara gelirse bu anlaşmalara sadık kalacak mı?

Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Akdeniz ve Ege’deki faaliyetlerini nasıl engelleyecek?

Suriye ve Mısır politikaları nasıl olacak? Esed ve Sisi rejimi ile ilişkileri devam ettirir miydi?

Türkiye’nin milli savunma hamlesi konusunda nasıl bir politika izleyecek?

ABD’nin Çin ile giriştiği ekonomik savaş, Almanya’nın Çinli şirketlere satın alma kısıtlaması getirmesi sürekli dile getirdiği “devletin piyasaya müdahale etmemesi ilkesiyle çelişmiyor mu?

140 journors'ın yayınladığı 30 dakikalık program bir belgesel mi, yoksa reklam filmi mi? DEVA partisinden bu programa ilişkin bir ödeme yapıldı mı? 

Ali Babacan'ın twitter hesabı 1 Ocak 2020'den 20 Haziran 2015 tarihine kadar olan dönemde neden boş? 

DEVA partisi kurulmadan önce sosyal medyada Ali Babacan adına kurulan sosyal medya hesaplarıyla bir ilgileri var mı? Yoksa neden bunu Şırnak'ta açılan hesaba kadar deklare etmediler? 

Partisinin bağış hesabında toplanan tutar ve bu zamana kadar yapılan harcamaları beyan edecekler mi? 








31 Mart 2020 Salı

Koronavirüs salgınında "İnfluencer" başkana tahammül etmek zorunda mıyız?



Çin’de başlayan koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Basit bir örnek vermek gerekirse 28 Mart tarihinde yazımı bitirirken baktığımda 658.519 vaka varken şimdiki sayı 848.586 oldu. Virüsün bulaştığı insanlar ve maalesef ölenlerin sayısı hızla artıyor. Türkiye’de de vaka sayısı artıyor. Evden çalışabilenler günlerdir evden çıkmadı. Evde çalışma imkanı olmayanlar işe giderken telaş içinde gidip korunmaya çalışıyor.

Stresliyiz, günlerdir çocuklarımız evden dışarı çıkmıyor. Bir yere dokunduğumuz zaman ellerimiz parçalana kadar yıkıyoruz, elimiz yüzümüze değdiğinde panik oluyoruz, marketten geliyoruz, çocuklara “yaklaşmayın” deyip banyoya koşuyoruz.

Az buçuk kalan aklımızı da kaybettiğimiz günlerde uğraşmamız gereken tek şey toplumu geren, bizi paniğe sevk eden, dahası adını sürekli gündemde tutmaya çalışan bir isim. Maalesef böyle bir isim gündemi virüs bulaşan insanlardan daha çok meşgul etmeye başladı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan bahsediyorum. 

Hayatımıza girdiği tarihten bu yana konuşmasına, iş yapmasından ziyade konuşmasına alışmıştık.

23 Haziran’a kadar “bekleyeceğimiz bir an bile yok, çalışmamız lazım” diyen ama seçildikten birkaç gün sonra tatile çıkan bir isim Ekrem İmamoğlu. 

İstanbul sel içindeyken tatilini kesmeyen, eleştirilince dönen bir çekim yapıp tekrar tatiline giden bir adam Ekrem İmamoğlu. 

İstanbul’da 1994’den bu yana çalışan bir süreç var neticede. Ekrem İmamoğlu hiçbir şey yapmasa bile öyle ya da böyle bu belediyede işler yürüyor.

Tüm belediye seçimleri boyunca  belediye başkanlarının lüks konutları olduğundan İBB’nin o dönemdeki Genel Sekreteri Hayri Baraçlı’nın tam 3 makam aracı olduğunu ve bunları sergileyeceğini söyleyen Ekrem İmamoğlu seçildikten sonra bunları sergilemediği zaman da çok şaşırmamıştık.  

Ekrem İmamoğlu’nun Elazığ’daki deprem bölgesini ziyareti de oradan tatile gitmesi de tepki çekmişti. Ama bu tepkiler öyle anlık gelişti gitti.

Bütün bunlara bile bir yere kadar tahammül edebiliriz. Neticede elimizden bir şey gelmiyor. Elimizdeki de bu. Eh 23 Haziran’da da seçildi, çekeceğiz.

Fakat Ekrem İmamoğlu tüm dünyada paniğe neden olan bu salgının kendisinden rol çalmasını kıskandığı için midir nedir, salgın Türkiye’de başladığı andan itibaren bir tuhaf davranıyor. 

Neredeyse her gün sokağa çıkma yasağı isterken sokakta kandil simidi dağıtan bir belediye başkanını tanımlarken kıskançlık dışında pek bir şey gelmiyor aklıma.

Ekrem İmamoğlu bir yandan sokağa çıkma yasağı istiyor, bir yandan otobüs sayılarını azaltıyor. Bununla yetinmiyor Pazar sabahı saat 06:00’da otobüse binen insanları AK Parti trolü ilan ediyor. Gene yetinmiyor AK Partili Esenler Belediye Başkanının hastanede olduğu yalanını yayan bir twitter hesabının belediyede iş müdür yardımcısı olduğunu öğreniyoruz.

Salgınla mücadele ederken bir yandan Ekrem İmamoğlu’nun gündemi meşgul eden uygulamalarıyla uğraşıyoruz. Misal Jandarma, polis, asker ve diğer belediyelerinin zabıtalarının bedava yaptığı yaşlı ve kronik hastalara hizmet götürme olayını 153’ü arayıp Yemeksepeti üzerinden parayla yolluyor.

Bununla da yetinmiyor 65 yaş üstü yaşlıları adeta sokağa davet edercesine ücretsiz ulaşım haklarının yanmaması için İETT merkezlerine davet ediyor.

“İstanbul’da sahra hastaneleri kurmamız lazım. Spor salonlarını hastane olarak kullanabiliriz” dedikten sonra, kendisine İstanbul’daki en büyük hastanelerden birinin yolunu neden yapmadığı sorulunca, “2017 de yol inşaatını durdurmuşlar” diyebiliyor. Bu kez hastane inşaatına 2017 de başlanmadığı sorulunca “cevap vermek istemediğini” sinirle söyleyip kestirip atıyor.

150 lira dediği kolinin aslında 80-105 arası bir fiyata hazır edilebileceği anlaşılınca sabun ve kolonya ekleniyor. Valilikten basit bir yazı ile alabileceği izni almadan yardım kampanyası başlatıyor, bu engellenince ortalığa “yardım etmem engelleniyor” diye çıkıp feveran ediyor.

Daha komiği İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi için İBB’de pek çok şirketin yönetimini verdiği Murat Ongun çıkıyor bir belediye otobüsüne 50 belediye emekçisini bindiriyor. O 50 kişiden biri hasta ise diğerlerine de bulaşacağından oradan da binlerce kişiye bulaşacağından habersiz ya da haberli (ki bu daha vahim) video çekerek paylaşıyor.

En vahim olaylardan biri ise İBB Mezarlıklar Müdürlüğü'nün İstanbul'da koronavirüs salgınından ölenlerin sayısını Sağlık Bakanlığından farklı açıklaması ve bunu resmi sisteme girmesi. CHP'li vekil eliyle paylaşılan bu bilgi yüzbinlerce insanın ekranına düştükten tam bir gün sonra yerel seçimlerde CHP'den Sultanbeyli Belediye Başkan Adayı olan Mezarlıklar müdürü  o girişi "sehven" yaptıklarını söylüyor. 

Bugün "sehven" koronavirüsten ölenlerin sayısını yanlış giren bir belediye yarın neler yapar takdir sizin. 

Bütün bunları yaparken en azından kendi kamuoyunu etkilemeyi başarıyor. Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun başarılı olduğu bir alan varsa o da kendi kitlesini etkilemek. 

Ekrem İmamoğlu, bir örneğini Kanada’da gördüğümüz  “influencer” siyasetçilerin en başarılılarından biri. Kamerayı gördüğü anda içerik üretmeyi iyi başarıyor. 

Gerçeklik ile pek işi yok. İş yapılıyormuş gibi gösterilir ve güzel bir video ile paylaşılırsa mesele bitiyor çünkü.

Ekrem İmamoğlu kameranın kayıt yapmadığını düşündüğü anlarda gerçek yüzünü gösteriyor. Bazen vatandaşı azarlıyor, bazen İBB Meclis üyesine küfür ediyor, bazen valiye it diyor. Tıpkı canlı yayının bitirdiğini düşünüp takipçilerine küfür eden “influencer” fenomenler gibi.  

Çünkü artık pek çok kimsenin gerçek ve hakikat ile bir işi yok. Yalan olduğunu bildiği halde haber paylaşan gazetecilerin muteber olduğu bir dönemdeyiz. Etkileyici içerik üretmekten başka bir derdimiz yok…

Ekrem İmamoğlu ve ekibinin sıkça gündem olan "icraatlarına" devlet otoritesinin bir çeki düzen vermesi gerekiyor. Türkiye'nin en büyük şehrinin, İspanyol Gribi salgınından sonra dünyanın gördüğü en büyük salgınla, böyle bir yerel yönetim tarzıyla başarılı bir mücadele göstermesi pek mümkün görünmüyor. 

Çünkü bir süre sonra şimdiye kadar özetlediğim tavırlarını mumla aratan yeni içeriklerle karşımıza çıkacak.

28 Mart 2020 Cumartesi

Ezikliğinize, kompleksinize hatta kafirliğinize koronavirüsü bahane etmeyin


Çin’in Vuhan kentinde 2019’un son aylarında ortaya çıkan yeni tip Korona virüsü tüm dünyayı esir aldı. Evden çalışabilenler evden çalışıyoruz, işe gitmek zorunda olanlar hiçbir yere dokunmadan günde beş yüz kere yıkayarak, bolca kolanya dökerek, yaşıyoruz.

Dünyanın en müreffeh ülkeleri olarak gösterilen Almanya, İtalya, Fransa, ABD, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde yaşananları sinema filminde izlesek “yok artık, abartmışlar” diyebilirdik. Binlerce insan hastalıktan ölüyor, belki binlercesinin de ölümü saklandı. Dünyanın en planlı ülkelerinden biri olduğu söylenen, bizim de öyle bildiğimiz İngiltere resmen döküldü.

UNİCEF, ABD gazeteleri vs. sürekli “elinizi yıkayın, ama sıradan değil, parmak aralarınızı, tırnaklarınızı, bileklerinizi, elinizin dış kısımlarını da yıkayın” diyerek bizde bilemeyenin ayıplandığı, ebeveynlerin çocuklarına ilk öğrettiği şeylerden biri olan el yıkamayı öneriyor.

İspanya’da huzurevinden kaçan görevliler yüzünden ölmüş halde bulunan yaşlılar var. Dünyanın süper gücü ABD’de Teksas Vali Yardımcısı olan kişi “yaşlılarımız ölebilir, ekonomimiz bozulmamalı” dedi.

Herkesin eve girdiği, makarnanın, beyaz unun, elini yıkamanın kıymete bindiği bir ortamı yaşıyoruz.

Sosyal medyada, kafir oldukları her hallerinden belli olanlar ve bu kafirlere karşı imanlı oldukları için ezik hissedenler öyle bir vaziyete büründü ki Koronavirüs geldiği için sanki İslam haşa ve kella ilga oldu. Artık kurallarına uyulacak tek gerçek var! O da bilim. Buna delil olarak da dinsiz imansız kitapsız Çin’in “başarısını” gösteriyorlar.

Oysaki aynı Çin 2019 yılının son aylarında ortaya çıkan virüsü sakladı. Virüsü ortaya çıkartan doktoru tutukladı. Virüsün insandan insana geçtiğini sakladı. Virüs konusunda açıklama yapacak Dünya Sağlık Örgütünü susturdu. Karantinaya aldığı insanların akıbetler konusunda yalan söyledi ve şimdi de dünyaya virüs ile mücadele dersi vermeye çalışıyor. İspanya ve Hollanda'ya yolladığı tıbbi malzemeler hatalı çıktı.

Çin böyleyken İtalya’da virüs başladığında Çinliler ile kaynaşma, öpüşme etkinlikleri düzenlendi. ABD’de Trump “havalar ısınınca her şey düzelir” dedi.

Şu an ABD’de (28.03.2020 Reuters anlık verisine göre) 119.938 vaka var. Tüm dünyada ise bu rakam şu an 656.260.

Medenî ülkelerin birbirlerine gidecek tıbbi malzemeleri çaldığı, modern insanların tuvalet kağıdı için birbirini tekmelediği bir ortamda insanların akıl ve ruh sağlıklarını korumak için dine yönelmeleri oldukça doğaldır.

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de böyle oldu. Dua ediyoruz, mahzunuz zira iki haftadır Cuma namazı kılamadık. Mahzunuz zira camilerimizde cemaat ile namaz kılamıyoruz. Mahzunuz zira anamızı babamızı görmeye gidemiyoruz. Elimizde de sadece dua etmek kalıyor.

Fakat ne olduysa, bazı Müslümanlıklarından utanan ama bunu açıkça söyleyemeyen yazarlar virüs nedeniyle İslami anlayışımızın da değişmesi gerektiğini iddia ettiler. Tek vazifeleri Ebu Leheb ve Ebu Cehil’in mirasını sürdürmek olan bazı kafir isimlerde “Bakın din diyordunuz, hadi gelsin sizi camileriniz, imamlarınız, dininiz kurtarsın. Bilime tabi olacaksınız” diyerek pandemik salgından bile küfürlerini arttıracak bir şey bulacak kadar nasipsiz olduklarını gösterdiler.

Kafirlere bir şey anlatmanın gereği yok. Onlar İslam’a dair ne görseler kudurmuş köpek gibi agresifleşiyorlar.

Fakat her olayda İslam’ı suçlu, aciz ya da çağdışı görmeye hazır ezik, kompleksi, Müslümanlıklarından utanan “Müslüman” kitlenin durumu çok daha vahim.

Bu Müslümanlıklarından utanan bazen de saklayan kitlenin tek vasfı vardır: “Eskiden Müslüman mahallesinde yer almaları”. Bu Mehmet Bekaroğlu için de böyledir, Levent Gültekin için de böyledir. Misal şimdilerde Müslümanlara ne kadar “ahmak ve cahil” olduğunu anlatan büyük mütefekkirimiz Dücane Cündioğlu vaktiyle Kelam dersi vermiş olmasa, Cemil Meriç üzerine çalışmasa, Elmalı Hamdi Yazır’ın mealini neşretmese yaranmaya çalıştığı zümrede kimse tarafından ciddiye alınmaz.

Mesela Karar gazetesinde yıllardır “Müslümanlar olarak Allah bizim belamızı versin, bakın Avrupa ne kadar güzel ve demokrat” minvalinde yazılar yazan Mehmet Ocaktan Müslüman mahallesinden gelmese kim onu ciddiye alır?

Yemeğim tuzlu oldu İslam’ın reforma ihtiyaca var

Aslında Müslümanlığıyla sorunu olanlar için Koronavirüs vakası ilk değil. AK Parti iktidarının hatası yüzünden İslam’dan soğuyanlar, 15 Temmuz olduğu için DEİST olanlar, İphone’u Müslüman biri çıkarmadığı için İslam’a küsenler, dans edemediği için ateist olan, camide namaz kılarak “safları sıklaştırın cemaat” derken suratı asık olduğu için artık camiye gelmeyenler ne ararsanız var memleketimizde.

Bu kalıpların en güzeli ise “İslam dünyasının içinde bulunduğu durum”dan ötürü İslam’dan soğuyanlar olması. İslam çünkü onlara Müslüman olduklarında “bir yazlık bir kışlık bir de baharlık yurt, 10 tane farklı araba, sağlıklı vücut, vs ne istiyorlarsa onu” vaat ediyordu bu dünyada.

Sanki İman ettiğimiz için haşa ve kella Allah bize borçlu oluyor. Halbuki imanı bize lütfettiği için malımızı, canımızı Allah yolunda harcasak şükrümüzü ifa edebilir miyiz belli değil. E öyleyse Çin’de en iyi ihtimalle yarasa yendiği için dünyaya musallat olan bir bela yüzünden İslam’ı, Müslümanları, Duayı suçlamanın mantığı nedir?

Taptığınız bilim çareyi buldu mu? Hayır? Haram helal dairesi gözetilse bu salgın çıkar mıydı? Hayır. Hastalıktan korunmak için ne öneriliyor? Hz. Muhammed (S.A.S)’in “salgın olan yere girmeyin, salgın olan yerden çıkmayın” emri ve imanı tamamlayan temizlik. Tedavi için ilaç bulunsa bunu kullanmakta İslami açıdan bir sıkıntı var mı? Yok. 

Bizler, zenginliğe, fakirliğe, sağlığa, hastalığa, gençliğe, yaşlılığa birer imtihan olarak bakarız. Zenginken, sağlıklıyken ve gençken şükrümüzü eda etmeyi, fakirken, hastayken ve yaşlıyken sabredenlerden olmayı amaçlarız. 

Bakın yazıyı bitirene kadar vaka sayısı 658 519 oldu. Yani 2259 kişi daha hastalar arasında yer alıyor.

Öyleyse dua edelim de Allah bu belayı tez zamanda üzerimizden def etsin. Dua edelim de bu işin tedavisiyle uğraşan doktor ve araştırmacıların kalplerine ilham versin ki şifa olacak ilacı bulsun. Dua edelim ki bu hastalığın şifasını bulacak olanları insanları sömürmesin. Dua edelim ki Allah bize bu belayı verirse sabredenlerden olalım.









16 Ocak 2020 Perşembe

Aman mezhepleri yakınlaştıralım araya boşluk girmesin



Adı İslam coğrafyasında kan ve gözyaşıyla anılan Kasım Süleymani’nin ölümüne haliyle sevinen biz Müslümanları eleştiren, Şiiler ile Sünniler arasında bir fark olmadığını iddia edenler oldu. İslam dünyasının içinde bulunduğu durum nedeniyle mezhep farklılıklarını konuşmanın zamanı olmadığı, büyük şeytan ABD ve İsrail’e karşı Müslümanların bir olması gerektiği konuşuldu yazıldı. 


Önce birkaç gerçeği tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var.

1-Kasım Süleymani klasik anlamda bir ordu komutanı değil resmi paramiliter bir teşkilat olan "Kudüs Gücünün" komutanıdır.

2- Kudüs Gücünün Kudüs ile tek bağı isminde Kudüs geçmesidir.

3- Süleymani'nin hizmet ettiği İran Şii Devleti, ABD'ye Irak ve Afganistan işgalinde destek vermiştir. Bu bir komplo teorisi değil, bizzat İran'ın eski Cumhurbaşkanları Mahmud Ahmedinejat ve Muhammed Hatemi'nin ifadesidir.

4- Kasım Süleymani terör örgütü PKK'yı Türkiye'ye yönelik saldırılarında cesaretlendirmiş, Suriye'deki faaliyetlerine açık destek vermiştir.

5- Kasım Süleymani, Afganistan ve Pakistan’da kurduğu bürolar aracılığıyla Şiileri alıp Suriye’de katliam yaptıran bir savaş suçlusudur. Hatta bunlar arasında çocuk yaşta olanlar dahi vardır.

6-“ İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun” ABD kadar sorumlularından biri İran’dır. Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Pakistan, Lübnan ve hatta İran’da yaşananlar bunun en büyük delilidir. Kasım Süleymani'nin başında olduğu teröristlerin öldürdüğü Musullu masumların cesetleri halen yıkılmış binaların enkazında çürümektedir. Doğu Guta'da Kasım Süleymani'nin denetimindeki teröristlerin baskıları nedeniyle insanlar kedi ve fare yemek zorunda kalmıştır. (örnekleri bir kitap hacminde çoğaltmak mümkün)


Musul'da Kasım Süleymani'nin yönettiği Şii milislerin işkence ettiği Musullular'dan biri. 


Hal böyleyken sanki İran’ın “Ümmetin birlikteliği” gibi bir derdi varmış da biz Müslümanlar, “tarihsel meseleleri sürekli kaşıyormuşuz gibi” gevrek gevrek konuşmanın hâlâ muteber kabul edilmesi Türkiye’deki vahim tabloyu göstermektedir.

Şia ile Ehli Sünnet ve-l Cemaat arasındaki ihtilaf söylendiği gibi Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’dan (A.S) sonra kimin halife olacağı konusundaki anlaşmazlık değildir. Meseleyi anlatanlar bildikleri halde, sanki “Şia Hz. Ali’nin Halife olmasını istiyordu, Sünniler de Hz. Ebubekir’in halife olmasını istiyordu, başka bir konuda ihtilaf içine düşmediler. “ gibi yaklaşıma girmek kolaycılıktır.

Şia kaynaklarında İmamet, bir iman meselesidir. 

Şia’nın Kutsal Hadis kitapları (Kütüb-i erbaa) arasında yer alan Kuleyni’nin El Kafi’sinden örnekler verelim:

Musa Kazım Hazretlerinin söylediği iddia edilen

 “Allah'ın kulları üzerindeki hücceti (kanıtı) ancak imamın varlığı ve tanınması ile gerçekleşmiş olur.”

Muhammed Bakır Hazretlerinin söylediği iddia edilen;

“Eğer imamın varlığı ortadan kaldırılsa, yeryüzü bir saat geçmez denizin içindekilerini dalgaya tuttuğu gibi üstündekilerini dalga dalga sarsar.”

Devam edelim, sıradaki rivayet Muhammed Bakır veya Cafer Sadık hazretlerine atfedilen;

“Kişi (kul) Allah'ı, Resulünü, bütün imamları ve zamanının imamını tanımadan, meselelerini zamanın imamına götürmeden ve verdiği karara teslim olmadan gerçek mü'min olamaz.”

Son olarak Caferi Sadık hazretlerinin söylediği iddia edilen şu rivayeti de ekleyip Kuleyni’de Ehli Beyt’e atfedilen yalan sözleri sonlandırayım.

“Musa (aleyhisselâm)’ın levhaları bizim yanımızdadır. Musa'nın asası bizim yanımızdadır. Biz, nebilerin mirasçılarıyız.”

Birkaç örnekle anlatmaya çalıştığım bu rivayetlerin olduğu tercümeyi Vahdettin İnce’nin tercüme ettiği son gözden geçireninse şimdilerde Kasım Süleymani’nin ne denli mübarek bir zat olduğunu anlatan Hüseyin Hatemi olduğunu söyleyeyim mesele daha iyi anlaşılsın.

Aradaki ihtilaflar bunlarla sınırlı mı? Elbette hayır. Humus, Mut’a, nikah şartları, mülk edinme (Şia’ya göre dünya mülkü İmama aittir. İmamın tasarrufu altında diğer insanlar bunu kullanabilir. Kullanma şartlarından en birincisi Şii olmak. Olmayansa işgalci ve onun malının bir hükmü yoktur. Suriye ve Irak’ta yıkılan binaları, harap edilen tarım arazilerini, bir de böyle düşünün)

İmamet meselesi Şia’da o kadar önemlidir ki Peygamber efendimizin bile bu konuda söz söyleme (haşa) hakkı yoktur. Zira bu (haşa) Allah’ın tayin ettiği bir durumdur.

Diyelim ki Şia’da bu konuda uzlaştık. Ne de olsa Hz. Hüseyin’in (R.A.) evlatlarının ümmetin faziletli insanları olduğu konusunda Ehli Sünnet’in de ittifakı vardır.

Fakat tam burada 11. İmam Hasan Askeri’nin doğmamış oğlu İmam Mehdi’yi nereye koyacağız? Zira erken dönem Şii kaynakları Hasan Askeri’nin vefatı sonrası bir oğlu olmadığını yazıyordu. İçine girdiği krizden kurtulmak için Hasan Askeri’ye bir oğlu tayin etmek ve onunda Gaybet’e gittiğinin açıklamasıyla bir çıkış yolu buldular.

İran Devrim Rehberi Hamaney, şu an Hasan Askeri’nin olmayan oğlu adına İran’ı yönetmekte.  Humeyni, kimsenin görmediği Hasan Askeri’nin oğlu Mehdi  (şia kaynaklarında Naibler ve büyük Şii âlimlere tevki vermesi dışında Mehdi’nin sadece Naiplere Humus ve Zekât vermeye yanaşmayan Şii bir topluluğa göründüğü iddia edilir) adına İran’da devletin sahibi oldu. 

Şimdilerde sesi soluğu pek çıkmasa da Irak siyasetini yöneten Taklidi Merci Ayetullah Ali Sistani bu Mehdi adına ABD’den yüz milyonlarca dolar aldı. (Ahir zaman alametleri arasında yer alan Mehdi’nin geleceğini inkar etmiyorum. İnkâr ettiğim Şia’da yaşadığı iddia edilen Mehdi)

Daha dini meselelerin yarısına bile gelmediğimiz durumda meseleler içinden çıkılmaz bir boyuta geldi. Ashabı Kiram’ı tekfir etmelerini, Hz. Aişe annemize attıkları iftirayı saymıyorum.(arada sadece bu ihtilaf olsa bile yeter de artar bence) Şia’nın kurucu alimlerinden Şeyh Müfid, Şeyh Tusi, Allame Hilli gibi isimlerde var olan Ehli Sünnet ve Türk düşmanlıklarına da hiç girmeyelim. 

Meseleyi tamamen siyasi bir düzlemde ele alalım.

İran bizim siyaseten dostumuz mudur?

Türkiye ve Brezilya’nın 2010 yılında İran’la imzaladığı uranyum takas anlaşmasının üzerinden sanki yüzyıllar geçmiş gibi değil mi? Bu olayın ardından İran Türkiye aleyhine neler yaptı bir bakalım:

PKK'yı Türkiye'ye karşı cesaretlendirdiler

Terör örgütünün kendi ülkesindeki uzantısı olan PJAK’a büyük operasyonlar düzenleyen İran’ın birden bire PJAK ile ateşkes ilan ettiği haberi herkesi şaşırtmıştı. PJAK ile anlaşan İran, Türkiye’nin PKK ile anlaşmasının önündeki en büyük engel olarak ortaya çıktı. Kandil’e kadar gidip PKK’lı elebaşlarına güvence veren İranlı komutanların Suriye’deki yeni durumdan PKK’nın faydalanacağını vaat etmeleri haberlere konu olmuştu. Suriye’de yapılanan PKK’ya maaş desteğini uzunca bir süre Suriye’deki Esed rejimi yani dolaylı olarak İran verdi.

Suriye ve Irak

Suriye’de başlayan sokak hareketleri İran’ın büyük tepkisini çekmiş, İran Esed’den yana tercihini kullanmıştı. (Suriye’de hâkim olan Nusayriliğin kurucusu İbn Nusayr, Şiiler tarafından yalancılıkla ve küfürle suçlanmıştır) Öyle ki Mısır’ın şehit devlet başkanı Muhammed Mursi’nin İran’daki Bağlantısızlar Hareketi toplantısındaki konuşmasını bile sansürlemişti.

İran tam tersini yapsa ne olurdu? Bir an için bu sorunun cevabını arayalım. Suriye’de halk hareketleri başlamış, Esed Rejimi katliam ile cevap veriyor ve İran Türkiye ile birlikte Esed’i durdurmaya çalışıyor. Esed devlet başkanlığını bırakıyor ve geçiş dönemi Türkiye ve İran’ın gözetiminde kansız geçiyor. İran’ın İslam ümmeti nezdindeki prestiji nasıl olurdu?

Daha da geriye gidelim. 2003 yılı ABD, Irak’ı işgal ediyor. Taklidi Merci Ayetullah Ali Sistani, Mehdi zuhur etmediği için Şiiler üzerine cihadın farz olmadığını açıklamış. Hemen akabinde Hamaney, yanına Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi ve o sırada İran’da bulunan Muhammed Bakır El Hekim’i alarak Sistani’nin fetvasının geçersiz olduğunu açıklıyor ve Şiileri ABD’ye karşı Cihada çağırıyor. 

Yukarıdaki iki paragraf bir hayal olarak kaldı. İran, ABD ile birlikte Irak’ı işgal etti. Bağdat başta olmak üzere Sünnilerin yaşadığı pek çok kentte yapılan işkence ve zorunlu göçlerle bu şehirlerin demografik yapısı değiştirildi.

Şimdilerse İran karşıtı Iraklı Şii din adamı olarak gösterilen Mukteda Sadr, ABD ile arası bozulunca uzunca bir süre İran’da yaşadı. Halen İran karşıtı protestoları organize eden adam olarak İran’ın Kum kentinde dini eğitim alıyor. Hamaney’in dizinin dibinden ayrılmıyor ama Irak karşıtı.

İran Irak işgalinde ABD’nin yanında durmasının mükâfatını fazlasıyla aldı. Kerbela’da 2016 yılında İranlılar Hacı oldu. İran bütün bunları yaparken, Türkiye ne zaman Irak’la ilgilense bunu engelledi. Bunu kimi zaman Maliki gibi isimlerle, kimi zaman Haşdi Şabi gibi yamyamları aracılığıyla kimi zaman da bölgedeki halkı kullanarak yaptı.

Suriye’de başından beri Esed’i destekleyen İran, bir yandan Afganistan ve Pakistan’dan devşirdiği militanlarını Suriye cephesine sürerken diğer yandan medyası aracılığıyla Türkiye’nin teröre destek verdiğini iddia etti. Türkiye’deki uzantıları aracılığıyla bu iftirasını destekleyen İran,  Halep’i işgal ettiğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı açıkça hedef aldı.  Halep düştükten sonraysa tam tersi yayınlarla Erdoğan’ın Halep konusunda kendilerine yol verdiğini iddia etti.
İran’ın Türkiye düşmanlığı bununla sınırlı kalmadı. Fırat Kalkanı Harekatı DEAŞ’a karşı olmasına rağmen İran tepki gösterdi. Afrin Harekâtı sırasında en büyük tepkiyi gösterenlerden biri İran ve medyasıydı. Pek çok yalan haber İran medyası aracılığı ile dolaşıma sokuldu. Afrin düşerken İran’ın emrindeki Şii milisler PKK’ya yardıma gitti.  Barış Pınarı Harekâtı’nda İran’ın tepkisi o kadar abartılıydı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkça İran’ı uyardı.

İran’ın yaptığı en büyük kahpeliklerden biriyse Allah’ın izni keremiyle boşa çıktı. İran’da yapılan İdlib konulu Astana buluşmasında İran, heyetler arası özel konuşmayı canlı yayına açtı. Bunu yaptığından ne Erdoğan’ın ne de Putin’in haberi vardı. 

Amaç, Erdoğan’ın İdlib’e askeri müdahaleye onay verdiğini (askeri müdahale dediğime bakmayın katliam, bildiğin dümdüz sivil katliamı) canlı yayında göstermekti. Erdoğan’sa insanüstü bir gayretle muhataplarını ikna etmeye çalıştı. Ruhani’nin suratı canlı yayından haberdar olduğunu gösteriyordu.

Hal böyleyken Vahdet’ten, İran düşerse Türkiye’nin düşmesinden bahsedenler bizim bilmediğimiz neyi biliyorlar ki bu iddiada bulunuyorlar merak ediyorum?


2 Aralık 2019 Pazartesi

Şehir Üniversitesi'nde yaşananlar bal gibi de siyasidir


Bir gerçeği teslim ederek yazıya başlamak istiyorum. Şehir Üniversitesi ve Halkbank arasındaki mesele tamamen siyasidir.

Önce Şehir Üniversitesi’nde ne yaşandığını hatırlayalım

Şehir Üniversitesi 2008 yılındaki kanun ile resmen kuruldu. Üniversite eğitim hayatına başlamak için 2 yıl bekledi. Akademisyenlerle toplantılar yaparak üniversite modelini geliştirdi. Meşhur Tekel arazisinin ilk tahsisi 9 Şubat 2009 yılında gerçekleşti. 2008 yılında Özelleştirme İdaresi uhdesinden alınıp Maliye Bakanlığı’na devredilen arazi yıllığı 1 milyon 600 bin liradan 49 yıllığına üniversiteye devredildi.

Arazi zaten Tekel’in özelleştirilmesi döneminde eylemlerin göbeğinde olduğu için bu tahsis mahkemelik oldu. Mahkeme tahsisi iptal edince bu kez 2015 yılında Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın da imzasının olduğu bir belge ile bedelsiz tahsis edildi.

Davayı açanlara neden ses yok?  

Burada Şehir Üniversitesi yönetiminin ve destekçilerinin ısrarla gerçekleştirdiği bir gözden kaçırmadan bahsetmek lazım. Şehir Üniversitesi’nin Dragos’taki Tekel Arazisini kullanmaması için dava açanlar Mimarlar Odası. İki gerekçeleri var. Birincisi bölge Arkeolojik araştırma bölgesi. İkinci de o arazinin halka açık bir park olmasını istiyorlar. CHP’li Kartal Belediyesi de uzunca bir dönem Mimarlar Odası’na destek veriyor. Bir kez daha mahkemeye başvuran Mimarlar Odası’na olumlu cevap veren mahkeme 2018 yılında arazi tahsisi iptal ediyor. Bunun üzerine Şehir Üniversitesi ve Özelleştirme İdaresi, dosyayı temyize götürüyor.

Her şeyin suçlusu Murat Ülker 

Ömer Dinçer, Üniversitenin malî olarak dengesinin bozulmasını Murat Ülker’in üniversite mütevelli heyet başkanlığından ayrıldığı ve maddi desteğini çektiği 2016 yılına bağlıyor. Açıklamasına göre o tarihte Altunizade’de 25 milyon kira ödeyen üniversite Dragos’taki arazisine kampüs kurma kararı alıyor ve Halkbankası’ndan 300 milyonun üzerinde bir kredi çekiyor. Tam rakamı söylemiyor. Söylediği 300 milyonun üzerinde. Ödedikleri düştükten sonra kalan rakamsa şu:  412.652.827,66 lira nakit 52.780,00 lira gayri nakit kredi. (Şehir Üniversitesi’nin açıklamasından)


Arazi meselesi

Şehir Üniversitesi kaynakları ilk açıklamayı yaptıkları tarihten bu yana arazilerinin kredilerini ve yeni talep edecekleri krediyi karşılamaya hayli hayli yettiğini açıkladı. Üniversiteye göre dava konusu sadece bir parsel ve bunun için limitlerinin dondurulmasına gerek yok. Karar gazetesindeki haberden olduğu gibi alıyorum. “Üniversite, Dragos’taki 8 taşınmazın toplam değerinin 1 milyar 761 milyon 902 bin 250 TL olduğunu, davaya konu 1 parsel arazi hariç değerin ise 516 milyon 616 bin 36 lira olduğunu belirterek bu tutarların banka alacağının çok üzerinde olduğunu kaydediyor.” 

Aslında okuyunca oldukça etkili bir cümle değil mi? 1 milyar 761 milyon 902 bin liralık bir arazi ve taşınmazlardan bahsediyoruz. Gerçi davaya söz konusu parsel değeri düştükten sonra 516 milyona düşüyor ama mesele değil. 1 milyar 246 milyon 286 bin 214 liralık bir farkın çok önemi yok. 516 milyonluk bir arazi karşılığı zaten 464 milyonluk bir kredi borcu ödendikten sonra ekstra kredi olarak kredi almak mümkün mü? Üstelik o kredide gecikmeler söz konusuyken?  Piyasayı az çok bilen, bankalarla çalışan ticaret erbapları bu soruya sadece gülerek cevap verir.

Geriye Tuzla’da mülkiyeti Şehir Üniversitesi’nde olan arazi kalıyor ki üniversiteye göre o arazinin değeri 42 milyon civarında. Şehir Üniversitesini yöneten irade bu araziyi satıp iki yılını kurtarabilir banka ile hiç sorun yaşamazdı, bunu neden yapmadı anlamak zor.
Tam burada şunu belirtmek de gerekiyor. Siz elinizdeki arazinin 50 milyar dolar bile ettiğini iddia edebilirsiniz. Sizin arazinize biçtiğiniz değer ile banka nezdindeki değer aynı olmak zorunda değil ki bunun örneği yok.

Murat Ülker’den başka bir mütevelli gelmedi mi?

Murat Ülker mevzusuna geri gelmek istiyorum. Şehir Üniversitesi kaynakları okulun finansal anlamda kötü durumda olmasından ilk olarak Murat Ülker’i sorumlu tutuyor. Oysa Murat Ülker yaptığı açıklamada “üniversiteye sınırsız destek vermeyi hiçbir zaman taahhüt etmediğini, 2016 yılında ayrılmadan önce de destek olduğunu ve borçlanma konusuna özen göstermelerini önerdiğini” açıkladı. Ömer Dinçer’in yaptığı “sanırım hükümet ile arasındaki sıkıntıları okulumuza aksettirmemek için ayrıldı” ifadesini de reddetti.

Hemen aklımıza Şehir Üniversitesi’nin iş dünyası ile ilişkisinin Murat Ülker’in ayrılması sonrası bittiğini düşünebiliriz. Bu da yanlış. Şehir Üniversitesi sitesinden bakalım: Kemal Karpat merhumun ölümünden kısa bir süre önce üniversitenin mütevelli heyetine girdiğini haber veren üniversitenin kurumsal sayfası haberini şöyle bitiriyor:

“Başkanlığını Prof. Dr. Ömer Dinçer’in yürüttüğü İstanbul Şehir Üniversitesi Mütevelli Heyet’inde Nobel Ödüllü bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar’ın yanı sıra iş dünyasının önde gelen isimlerinden Kale Grubu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay, LC Waikiki CEO’su Vahap Küçük ve BİM CFO’su Haluk Dortluoğlu da bulunuyor.”

Diğer mütevellileri neden saymıyorsunuz?

Hem Vahap Küçük hem de Zeynep Bodur Okyay oldukça zengin insanlar. Haluk Dortoğlu’na BİM’in finansal operasyonlarının başında bir ekol olmuş uluslararası başarısı olan bir profesyonel. Hal böyleyken 2016’dan en az 2018’e kadar mütevelli heyetinde yer alan bu isimlerden hiç bahsedilmemesini anlamıyorum. Haluk Dortluoğlu, Türkiye ve Avrupa’da yılın CFO’su seçilmiş başarılı bir profesyonel. Vahap Küçük ve Zeynep Bodur Okyay iş dünyasının başarılı patronları. Bunlar üniversitenin mali durumuna bir fayda sağlamamış mı?

Ömer Dinçer’in müthiş stratejisi

“Ay sonuna çok yakındık maaşlarımızı ödeyecek durumda değildik. Mevzuattan ayrı işlem yapmadık. Hukuka ve ahlaka her halükarda riayet ettik.

Geçen yıl sahip olduğumuz gelirlerimiz giderlerimizi tam olarak karşılamıştır. Ama bir sorunumuz vardı. Halkbank’ın talep ettiği daha doğrusu bizim Halkbank’a karşı olan sorumluluğumuz. Faizi ödeyemedik. Çünkü banka bize ödemesi gereken parayı ödemedi. Biz de elde ettiğimiz kaynaklarımızı personelimize ve cari giderlerimize harcayarak üniversiteyi bugüne getirdik. “ (Ömer Dinçer’in Şehir Üniversitesi’nde gerçekleşen basın toplantısından)

 Ömer Dinçer Hoca “gelirlerimiz giderlerimizi tam olarak karşılaşmıştır” dediğinde ilk olarak Şehir Üniversitesi’nin Halkbank tarafından yeni bir kredi almamasına rağmen borçlarını ödediğini düşündüm. Fakat sonrasında yaptığı Halkbank’a ödeme yapmadık dediğinde hem çok üzüldüm hem de şaşırdım. Zira bu cümle teknik olarak hem Şehir Üniversitesi’nin neredeyse 1 yıl boyunca bankaya ödeme yapmadığını gösteriyordu hem de İşletme alanında oldukça parlak bir kariyere sahip olan Ömer Dinçer Hoca’nın giderin tanımını bilmediğini gösteriyordu. Zira bir işletme için gider, “Dönem hasılatının (gelirinin) elde edilmesi amacıyla faaliyetlerini devam ettirebilmek için yaptığı, kullanılmış veya tüketilmiş harcamalardır.” Üniversite inşaatı için kredi aldığınızda bu kredinin ödemesi de buna dâhildir.
Ömer Dinçer hocanın anlattığıyla Şehir Üniversitesi geçen sene Halkbank’tan yeni kredi almadığı için tam 10 ay boyunca Halkbank’a mevcut kredi borçlarını ödememiş, gelirlerini sanki borçları yokmuş gibi harcamışlar.

Medyascope’a çıkan Ömer Dinçer bu kez bankada bloke konan paralarının 35 milyon lira olduğunu, bu paranın bu öğretim dönemi için yapılacak ücret, eğitim harcamaları, işletme giderleri için olduğunu söylüyor. Aynı zamanda bu sene 20 milyona yakın bir kredi ödemesi yapabileceklerini önümüzdeki sene 30-35 milyona yakın bir kredi geri ödemesi yapabileceklerini açıklıyor.

Neden şimdi haberimiz oldu?

Hem Şehir Üniversitesi cephesinden hem de Halkbank cephesinden gelen açıklamalarda kesin olan bir şey var. Üniversite geçtiğimiz yıldan itibaren Halkbank’a ödemesi gereken kredileri ödemekte sıkıntı yaşıyor. Ömer Dinçer’in açıklamalarında bu sürenin geçtiğimiz yıldan başladığı anlaşılsa da Halkbank’ın yaptığı açıklamada 90 günlük bir gecikme olduğu ortaya çıkıyor. Bu kredinin gecikmeden sorunlu olacak kısmına evrildiği 3 taksitin ödenememesi sonrası olduysa minimum 6 aylık bir süreye tekabül eder ki 6 ay önce bu sorun kamuoyuna yansısa ve üniversite kendisine bir finansman desteği bulabildi. En azından bir yılı kurtarabilecek 15-20 milyon bandında bir para tedarik edilirdi. Fakat geçtiğimiz yıldan bu yana hemen herkesin konuştuğu “duydunuz mu Şehir batıyormuş” dedikodusu dışında kamuoyuna yansıyan bir sıkıntı olmadı. Hâlbuki şimdi gösterilen tepkiye bakılırsa 6 gibi bir sürede düzenlenecek kampanya ve ek finansman arayışlarıyla üniversite bu sorunu hayli hayli aşardı.

Ömer Dinçer ise yaptığı açıklamada üniversite öğrencilerine peşin ödeme indirimi ve faizsiz borç bulunarak bu zamana kadar geldiklerini açıklıyorlar. Kredi de ödenmediğine göre Şehir Üniversitesi’nin zaten kredi borcu olmasa bile ekside olduğu ortaya çıkıyor.

Üniversite ya bilerek ya da beceriksiz bir yönetim anlayışıyla son ana kadar bekliyor.  Ömer Dinçer’in Medyascope’daki programında “üniversiteye ek finansman arayışına girecek misiniz?” sorusuna (oysa o soru “neden 2016 yılından hadi 2016 yılını geçtim geçen seneden bu yana girmediniz?” şeklinde olmalıydı) “Dereye su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar” şeklinde veciz bir cevap veriyor.

YÖK Raporu’ndan bazı rakamlar

Şehir Üniversitesi Rektörü, Mütevelli Heyet Başkanı ile yaptığı basın toplantısında YÖK Raporu’na sık sık atıf yaparak ne kadar iyi bir üniversite olduklarını açıklıyor. Bununla yetinmeyip KPSS sonuçlarını da ekliyor. Şehir Sosyal bilimler alanında iyi bir üniversite. Bunun aksini iddia edecek kadar akademi dünyasına hakim bir insan değilim.

Benim YÖK raporunda takıldığım birkaç veri var. Bunlardan biri 2018/2019 öğretim döneminde Yatay Geçiş ile üniversiteden ayrılan öğrenci sayısında. Ön Lisans ve Lisans toplamı 5.248 öğrencinin olduğu 2018/2019 sezonunda 662 öğrenci başka üniversiteye gidiyor. Şehir burada vakıf üniversiteleri arasında 3. Sırada. 1. Antalya Bilim Üniversitesi olurken 2. Esenyurt Üniversitesi.
Yatay Geçiş ile gelen öğrenci sayısı 137 ve burada 27. Sıraya düşüyor üniversite.

YÖK Raporunda Toplam Araştırma Proje Bütçelerine Göre Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları (Grafik 14) raporunda birinci 358 milyon lira ile Bilkent olurken Şehir Üniversitesi 5 milyon 068 bin lira ile 31. Sırada. Üniversite kendi öz kaynakları ile araştırma yapan özel üniversiteler sırasında 20. Sıraya yükseliyor.

Sizin reklam için para ödemeye ihtiyacınız mı vardı?

YÖK raporunda en dikkatimi çeken veri ise Reklam Tanıtım Harcamalarına Göre Vakıf Yükseköğretim Kurumları (TABLO 22) listesi.

Şehir Üniversitesi 2018/2019 öğretim döneminde 4 milyon 192 bin 911 lira 31 kuruşunu tanıtıma harcamış.

Keşke üniversiteyi yöneten stratejik akıl reklama harcayacağı parayı kredi borçlarını ödemeye harcasaydı. Zaten medyada üniversitenin reklamını yapmaya hazır onlarca isim varken boşuna para harcamalarına gerek kalmazdı.

Üniversitenin yaşadığı sorunların kaynağı siyasidir

Evet, Şehir Üniversitesi’nin yaşadığı sorun siyasidir. Siyasidir zira görünen Ahmet Davutoğlu’nun kuracağı yeni siyasi parti için Şehir Üniversitesi feda edildi. Fakat burada feda eden Şehir Üniversitesi yönetimi ve arkasındaki siyasi iradeydi. 

Her ne kadar Şehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Ömer Dinçer Beyefendi, Şehir Üniversitesi ile Ahmet Davutoğlu’nun hiçbir bağının kalmadığı, üniversiteye siyaset sokmadıklarını iddia etse de bunun da gerçek olmadığını biliyoruz. 

2016 sonrası en azılı muhalife dönüşen bazı akademisyenleri, Erdoğan’ı destekleyen öğrencilerin o hocalarından işittikleri herkesin malumu.

AK Parti’ye oy veren muhafazakâr camiada rahatsızlık yaratacak bir mağduriyete ihtiyaçları vardı. “Ahmet Davutoğlu’na yakın diye üniversiteyi batırdılar” iyi satabilecek bir mağduriyetti ve Şehir Üniversitesi meselesinde iyi sattı.

Şehir Üniversitesi’nin devam etmesi için 3 yol aklıma geliyor.

1-Üniversiteyi borçlarıyla birlikte satın alacak bir sermaye grubunun ortaya çıkması. (Şu noktada imkânsıza yakın)

2-Halkbank’ın Üniversite yönetimine dâhil olarak mali kontrolü alması. (Çokça konuşulan spor kulüplerini kurtarmadaki gibi)

3- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devreye girmesi. (Bunu da Şehir Üniversitesi kabul etmiyor)

#ŞehirHepimizin ekibine not

Üniversitenizin kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olmasına sesinizi çıkarmanız normal. Bir çıkış yolu arıyorsanız işe sizi kandıran üniversite yönetimiyle başlayın. Yaptığınız açıklamada Halkbank’ın sizinle görüşmediğini açıklıyorsunuz. Üniversitenizden vekâlet almadan üniversite adına Banka ile görüşme yapamazsınız. Geçtim üniversitenizi, ebeveyninizin kredi kartı ekstresinin detaylarını bile öğrenmek için vekâletinizin olması gerekiyor.

Eğer gerçekten üniversitenizin devam etmesini istiyorsanız, üniversite yönetiminden şu soruların cevabını isteyin.
1-Kurulduğu andan itibaren üniversitenin gelir ve giderlerini yıl yıl gösteren raporun hazırlanması.
2-Kredi konusunda yaşanan sıkıntıların neden sizden saklandığı.
3-Üniversitenin bankada parası ya da Tuzla'da nakde çevirebileceği arazisi varken neden borcunu ödemek için beklediği. 
4-Halkbank ile sorunlar başladığında başka bir bankadan kaynak arama çalışmasına gidilip gidilmediği. Gidildiyse ne cevap alındığı, gidilmediyse neden gidilmediği.
5- Üniversitenin açıklamalarındaki tutarsızlıklarının nedeni.